TESEV İçinde
 
 Hakkımızda
 Projeler
 Etkinlikler
 Yayınlar
 Basında Tesev
 
 
 Demokratikleşme
   >Din-Devlet-Toplum İlişkileri
   >Azınlık Hakları ve Anayasal Vatandaşlık
   >Ülke İçinde Yerinden Edilme
   >Güvenlik Sektöründe Demokratik Açılımlar
 

İyi Yönetişim
   >Yerel Yönetimler
   >Saydamlık
   >Yolsuzluk
   > Bilgi Edinme Hakkı
 > İyi Yönetişim & Kaliteli Yaşam (TESEV Dünya Bankası Projesi)
 
 Dış Politika ve  Uluslararası İlişkiler
   >Avrupa Birliği
   >Kıbrıs
   >Orta Doğu
   >Dış Politika Analiz Serisi
   >Uluslararası Toplantılar / Sivil Toplum Temasları

 




Bu veri tabanı ATİLA ALPÖGE tarafından hazırlanmıştır.


Bu veri tabanı gelişmiş ülkelerin kamu yönetimlerini çağcıllaştırma (modernleştirme) ve reform amacıyla gerçekleştirdikleri uygulamaları yansıtıyor. Başarılı olup sonuç üretmiş olan ilginç örnekleri sergiliyor. Özel kesim kuruluşlarında görülen uygulamaları "en iyi örnekler" ya da "örnek alınacak uygulamalar" diye tanımlamak mümkün. Ancak kamu yönetimleri birbirinden farklı toplumsal ve tarihsel koşullardan kaynaklandıkları için değişik idari kültürlere dayanıyorlar. Bu bakımdan bu alandaki uygulama örnekleri hemen kopya edilecek şablonlar olarak görülemez. Söz konusu olan, bunları aynen almaya çalışmak değil, onlardan esinlenmek, mantıklarını anlayıp irdelemek ve onlardan ulusal koşullarda (eğer olanaklı ise) nasıl yararlanılabileceğini görmektir. Nitekim, bütün gelişmiş ülkeleri en az 20 yıldan beri sarmış olan reform hareketinin önemli özelliklerinden biri bu alışveriş olgusudur; başkalarının deneyimlerine olumlu olarak yaklaşıp onlardan yararlanmış olmaktır.

Veri tabanının üç ana bölümü var:

a) 20 yıllık oluşuma topluca bakış ve bu hareketin genel konumunu belirleme,
b) bazı ülkelerin bu alandaki politikalarını bütünlükleri içinde irdeleme,
c) değişik alanlardaki uygulamalar.

Ülkeler
 - Amerika Birleşik Devletleri,
 - Avustralya,
 - Danimarka,
 - Finlandiya,
 - Fransa,
 - İngiltere,
 - Portekiz.

Uygulama alanları
 - Reform stratejisi ve yönetimi
 - İşlemlerin kolaylaştırılıp basitleştirilmesi
 - Saydamlık
 - İletişim, bilgilendirme
 - Katılım
 - İnsan kaynaklarının yönetimi
 - Mali yönetim
 - Performans yönetimi
 - Kalite programları
 - Değerlendirme
 - Mevzuat reformu

Bütün bu konulardaki en zengin kaynağa aşağıdaki internet sitesinden ulaşılabilir:

http://www.oecd.org/puma

GENEL KONUM
1970'lerde dünya çapında yaşanan ekonomik şok ülkeleri ciddi sıkıntıların içine sürükledi. Kamu borçları hızla artarken, kaynaklar kısıldı. Hem refah devleti kavramı, hem de hemen hemen her alandaki politikalar sorgulanmaya başlandı. "Devlet nedir, ne değildir? Neyi yapmalı, neyi yapmamalı?" soruları tartışılır oldu. Krizin nedenleri araştırılırken en büyük suçlu olarak kamu idaresi gösterilmeye başlandı. Krizi denetim altına almak için yapılanların arasında "devleti küçültme ve birçok alandan kamuyu geri çekme, özelleştirme, ekonomik etkinliği düzeyen birçok mevzuatı toptan kaldırma" gibi aşırı liberal girişimler belirdi. Başka bir deyişle, kamu idaresinin hegemonyasını kıracak ve toplumları bütünüyle pazar koşullarına terk edecek bir anlayış ortaya çıktı. Batı devletleri ve uluslararası mali kuruluşlar tarafından diğer ülkelere de baskı yapılıp, hararetle önerilen bir yaklaşım.

1980'lere böyle girildi. Ancak yavaş yavaş farkedilmeye başlandı ki, kamu idaresine saldırmakla ve onu etkisiz hale getirmekle sorunlar çözülmüyor. Zaten devleti küçültmenin bir sınırı var. Rakamlara bakıldığı zaman, böylesine bir yaklaşımı en yüksek sesle ileri süren ülkelerde bile kamudaki işgücü azalmasının %10'u geçemediği, yalnızca kamudaki büyümenin durdurulduğu (merkezi idarede aşırı azalmalar olmuş olsa da, bunların yerel idarelerde görülen artışlarla dengelendiği) gözleniyor. Farkedildi ki, kamunun vazgeçilemez bir yeri var. Kamu yönetiminin etkin (faal) ve etken (müessir) olması ekonomiye yansıyor. İlle de büyük olmayan, ama iyi çalışan ve sağlam bir kamu yönetimi ekonomiyi de güçlendiriyor.

Bu bakış açısının ışığında önceleri anglo-sakson ülkelerde başlayan bir reform hareketi yaygınlaşmaya başladı. "Yeni Kamu Yönetimi" diye adlandırılan (ve böyle tanımlanması tartışmalara neden olan) bu hareket yönetim kültüründen ve dolayısıyla özel kesimin işleyiş biçimlerinden hayli esinlendi. Hatta bazıları "kamu kuruluşlarını özel şirket gibi yönetmek" yaklaşımından söz eder oldular. Ama zamanla bu aşırılıklar duruldu ve kamunun kendine özgü nitelikleri olduğu, bu yüzden özel kesimi kendine bir model olarak alamayacağı, ancak bunun yönetim kültürünün kamuda belli koşullar içinde uygulanmasına mani olmadığı kabul edildi.

Bugün, aşağı yukarı 20 yıl sonra bütün gelişmiş ülkelerde (bazılarında biraz gecikmeyle de olsa) kamu reformu ve çağcıllaşması hareketinde varılan noktanın özellikleri şöyle özetlenebilir:

Küresel boyut
1980'lerin başında beliren aşırı liberal nitelikli ve anglo-sakson ağırlıklı yaklaşım tek çözüm olmaktan çıktı. Ülkeler konuya, olgulara ve sorunlara daha geniş açıdan bakmasını öğrendiler ve çok daha dengeli, aşırılıklardan uzak kalan, orta yolu tutturmuş politika ve stratejileri geliştirdiler. Kamu yönetimi reformu, hem yerel (ülkelerin kendilerine özgü) bir nitelik kazandı, hem de anglo-sakson boyunduruktan kurtulmuş küresel bir boyut. Öyle ki, 1980'lerin başında reform için anglo-sakson deneyimlerden esinlenmeyi düşünenler şimdi dünyanın birçok yerinde ilginç örnekler bulup, bu deneyimlerden yararlanabiliyorlar.

Bütüncül yaklaşım
1980'lere kadar gündemde hep "idari reform" kavramı vardı. Yani daha çok, örgütlenmeyi (birimlerin hiyerarşi içindeki yerlerini ve birbirileriyle ilişkilerini kutularla gösterip yeniden yapılanmayı), çalışma usullerinin ve kuralların gözden geçirilmesini ve bazı iyileştirmeleri sağlayacak yasa taslaklarının hazırlamasını kapsayan (başka bir deyişle, çoğunluğuyla hukuk temelli) bir yaklaşım.

Daha sonra, yönetim kültürüne dayalı bir yaklaşım belirmeye başladı. Yani kamu idaresini yalnızca hiyerarşik bağlantılar, usuller, kurallar, yasalar ve yönetmelikler olarak değil de, bunların da ötesinde (ama onları da içerecek biçimde) kamunun rolünü sorgulayıp yeniden tanımlamak isteyen, devlet yönetiminde özel kesimde görülen bazı ilkelerden ve yöntemlerden yararlanan bir anlayış.

Son aşamada, 1990'larla birlikte kamu yönetimi kendi içine yönelik bir bakış açısından (yani iç işleyişinin yeniden tanımlanıp yeniden düzenlenmesi endişelerinden) kendi dışını da devreye alan, bütün öğeleriyle toplumu kamu yönetiminin ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başlayan, Weber'in hiyerarşik bürokrasi modelinden uzaklaşan bir bakış açısına kaydı. (Türkçe'de "yönetişim" diye adlandırılmaya başlanan) "governance" kavramı (tam tanımında henüz anlaşma sağlanamamış, bu yüzden de şimdilik değişik yerlere çekilebilen bulanık bir kavram) ön plana çıktı. Ve reform hareketi, yönetişimi güçlendirmeyi hedefleyen bir nitelik kazandı. Böylece toplumların işleyişini nasıl biçimlendirmek gerektiği ana gündem konusu oldu. Bu çerçevenin öğelerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

Yurttaşı, sivil toplum kuruluşları ve iş dünyasıyla toplumu idareyle bütünleştirmek, politika oluşturmaktan politikaları uygulamaya kadar toplumu da önemli bir oyuncu olarak devreye almak.

Demokrasinin kalitesini iyileştirmek.

Politik mekanizmalarla idari mekanizmaların daha sıkı ve daha yapıcı ilişki kurmalarını sağlamak.

İdareye karşı duyulan ve gittikçe artan güvensizlik duygusunu azaltmak.

Ulusal idari sistemin üzerinde küreselleşme çerçevesinde beliren uluslararası baskıları bir olgu olarak düşünmeye başlamak ve önlemlerini almak.

İdare içinde yatay ilişkileri güçlendirerek sorunlara birimlerin dar çıkarları (ve bunun doğurduğu birimler arası kavgalar) açısından değil de, sorunların kendi mantıklarını ön plana getirerek birimleri bunların çevresinde birleştirmek.

Esnek nitelik
1980'lerde aşırı liberal bir ideolojiyle yaklaşılan kamu yönetimine bugün daha dengeli bakılıyor. Reform kavramını "özelleştirme, mevzuatı ortadan kaldırıp pazar güçlerini toptan özgür bırakma" gibi girişimlerle ilişkilendiren yaklaşım artık yerini ekonomik gelişmeyi güçlendirecek, pazar ekonomisinin iyi çalışmasını sağlayacak ve istikrarlı toplumları yaratacak en önemli öğelerden birinin doğru dürüst, etken (yani istenen sonuçları üretebilen), verimli çalışan bir kamu yönetimi anlayışına bırakmış durumda. Bunu en muhafazakar yönetimler ya da uluslararası mali kuruluşlar bile anlamış bulunuyorlar. Hükumetler çok daha pragmatik ve esnek davranıyorlar artık. Katı kurallar yumuşatılıyor ve böylece hem alt kademedeki yöneticilere, hem de yurttaşla temasta olan görevlilere daha fazla yetki verilip onların yaratıcı gücü harekete geçiriliyor. Değişmez bilinen hiyerarşik yapılar ve bunların çalışmalarını düzenleyen kurallar tartışılmaz egemenliklerini yitiriyorlar. Sistemin tamamı için son derecede ayrıntılı olarak tanımlanmış olan kuralların işin türüne, yerine ve zamanına göre farklı olabilecekleri, bunu sağlamanın da kamu hizmetinin etkenliğini arttıracağı anlaşılıyor. Buna paralel olarak birimlerin performansı ölçülen ve değerlendirilen bir kavram oluyor; performansla (bütçe gibi) diğer veriler arasında sağlam ilişkiler kuruluyor. Ayrıca "esneklik idareyi anarşiye kaydırmasın" diye denetim kavramı değişerek güçleniyor.

Yurttaşın sahneye çıkışı
Eskiden reform girişimlerinin ana hedefi idarenin iç işleyişini iyileştirmek ve daha verimli kılmaktı. 1980'lerde ise kamu hizmetinin kullanıcıları keşfedildi. Bu, (yapılan hizmetin beklenen, hedeflenen sonuca varması diye tanımlayabileceğimiz) etkenlik kavramını gündeme getirdi. 1990'larda ise, (adeta oturup hizmet bekleyen) dar çerçeveli kullanıcı kavramının da ötesine gidilip yurttaş önemli bir öğe olarak kamu yönetimiyle bütünleştirildi. Bu gelişme demokrasinin kalitesinin arttırılması, hesap verme mekanizmalarının güçlendirilmesi, saydamlık sağlanması, (işyerlerini ve sivil toplum kuruluşlarını da içerecek biçimde) yurttaşın hem politika oluşturmada, hem de uygulamada doğrudan doğruya devreye alınması, devlete duyulan güvenin ve idarenin saygınlığının geliştirilmesi, hizmetin kalitesinin iyileştirilmesi gibi endişeleri ve bunları giderecek girişimleri ön plana getirdi.

İnsan boyutu
İnsan kaynaklarına daha fazla dikkat edilme gereği, yukarıda belirtilen niteliklerin önemli sonuçlarından biri olarak belirdi. Etken ve verimli bir idare yaratmak, yurttaşla bir araya gelinmiş ortamları yönetmek, yetki kullanabilmek gibi hedefler kaliteli ve yetenekli kimseleri kamu yönetimine çekmeyi ve orada tutmayı zorunlu kılıyordu. Bu da yalnızca ücret ödemelerini tatmin edici düzeye yükseltme gibi bir yaklaşımla sağlanamıyordu. Zaten kamu harcamaları üzerindeki baskı bu araca bazı sınırlar getiriyordu. Görüldü ki, liderlik belki de herşeyden daha önemli. Bu bakımdan şimdi ülkeler yoğun biçimde üst düzey yöneticilerinin liderlik yeteneğini geliştirici programlar uyguluyorlar. Ayrıca, daha aşağıdaki görevliler için de, hızla değişen koşullara gerek bilgi, gerekse beceriler bakımından ayak uydurmalarını kolaylaştırıcı (eğitim, grup çalışmaları, değişik birimlerde çalışma olanağı gibi) etkinlikler düzenliyorlar. Çalışanların mesleki gelişmelerine yardımcı olacak sistemler getiriyorlar. İşyeri koşullarının iyileştirilmesi ve çağcıllaştırılması da üzerinde ısrarla durulan bir boyut.

ÜLKELER
Kamu yönetimi reformu çerçevesinde yürütülen uygulamaları, içinde geliştikleri toplumdan soyutlayarak tek başlarına ele alıp sonuçlar çıkarmak çok zor. Özel firmaların yönetimlerini iyileştirmede geçerli olan uygulamalar değişik ortam ve ülkelerde kullanılabiliyor. Ama kamu yönetiminde böyle değil. Çünkü ülkelerin idari kültürünü ve bunun davranışlara, işleyişe, değer yargılarına yansımasını hem yaşanmakta olan siyasal, toplumsal ve ekonomik ortam, hem de tarih tanımlıyor.

Burada, diğer bölümde sergilenen uygulamaları daha iyi değerlendirme olanağı yaratmak için bazı ülkelerin genel reform politika ve stratejileri anlatılıyor. Bu ülkeler şunlar:

Amerika Birleşik Devletleri, Avusturalya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İngiltere, Portekiz.

Bu ülkelerin arasından Fransa ile Portekiz'e özel olarak geniş yer ayrıldı. Fransa, ülkemizin idari yapısına model oluşturmuş niteliği dolayısıyla. Portekiz ise, OECD ülkeleri arasında gelir düzeyi açısından Türkiye'ye en yakın ülke olduğu ve çok başarılı bir reform hareketini yürütmekte olduğu için.

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
Amerika Birleşik Devletleri'nde federal devletin çok büyüdüğü ve o oranda da hizmet düzeyinin düştüğü, ağır bir bürokrasinin ekonomiyi ezdiği uzun yıllar boyu şikayet konusu oldu. 1970'lerin başında yapılan kamuoyu araştırmaları "devletin iyi çalıştığını düşünüyor musunuz?" sorusuna halkın %76 oranında olumlu yanıt verdiğini saptamıştı. 1990'ların başında yapılan benzeri başka bir araştırma ise olumlu yanıtın %21'e düştüğünü göstermişti. Bu güvensizlik duygusunu yok etmek için 1980'lerde özelleştirme, bazı konuların federal devletten eyaletlere ve belediyelere kaydırılması, bazı mevzuatın kaldırılması ve bazı konuların mevzuatla düzenlenmesinden vazgeçilmesi ve benzeri yöntemler kullanıldı. Daha sonra, 1990'ların başında bu önlemlerin yetersiz olduğu düşünülmeye başlandı. Kamu yönetimine yapılan yaklaşımın temelden sorgulanması gerektiği ileri sürüldü.

Gerçekten de hükumet programları ile ilgili tartışmalar hep harcanacak paranın miktarına odaklanmıştı. Oysa tartışma harcamayla ne elde edildiği konusuna kaymalıydı. Yurttaşı ilgilendiren ortaya çıkan sonuçtu; kaç doların harcandığı değil. Başka bir deyişle, konu performansla ilgiliydi. Bu saptama Amerika'da yeni bir akım başlattı. Ulusal Performans İncelemesi (NPR) adını taşıyan bu politika yurttaşı ön plana yerleştiriyor, federal hükumet görevlilerine daha iyi sonuçlar elde edebilmeleri için yetkiler veriyor, bürokrasiyi azaltıyor ve gereksiz etkinlikleri ve kuralları ortadan kaldırıyor. Bu politikanın sonuçları ve özellikleri şöyle sıralanabilir:

Son 7 yıl içinde federal hükumette personel sayısı %17 oranında azaldı. (Ancak yetkiler daha aşağıdaki düzeylere kaydırıldığı için eyaletlerde ve belediyelerde arttı.)

Birimler yeniden yapılandırılmakta. Uzak yerlerdeki küçük birimler kapatılıyor, aynı anda da bazı birimler güçlendiriliyor.

Hizmet düzeyini iyileştirmede önlemler alınıyor. Bu amaçla standartlar geliştiriliyor ve kıyaslama yapılabilecek konularda özel kesim kuruluşlarıyla kıyaslamalar yapılıyor. Çalışanlara özel eğitim veriliyor. Kamuoyu araştırması yoluyla hizmetleri kullananların görüşlerine başvuruluyor.

Birimlerin yöneticileri de, çalışanları da yetkili kılınıyor ve katı kurallara tartışmasız uyma psikolojisi yerine elde edilmek istenen sonuçlara yönelme duygusu geliştiriliyor.

Birimlerde "reform laboratuvarları" geliştirildi. (200'ün üstünde.) Bunlarda, çalışanlar her türlü hiyerarşinin ötesinde bir araya gelip bazı şeyleri nasıl iyileştirebileceklerini araştırıyorlar, bir sonuca varınca da onu uyguluyorlar.

Kuruluşların tamamında en üst yöneticiye doğrudan doğruya bağlı ve kuruluşun yönetiminin iyileştirilmesinden sorumlu olan görevliler yaratıldı. Bunları bir araya getiren "Başkan'ın Yönetim Konseyi" kuruldu. Bu konsey reform hareketini federal hükumetin çerçevesinde yürütüyor.

Mali yönetimi güçlendirmek için muhasebe sistemi iyileştirildi ve bir dizi standart saptandı. Kuruluşların mali performanslarını tarafsız denetim kuruluşlarının incelemesine sunmaları istendi.

Mevzuat refromu çerçevesi içinde yeni mevzuat hazırlanırken etki analizi ve benzeri yöntemler kullanılarak yasaların etkenliği gözden geçiriliyor. Eski yasalar da ilgili kuruluşlar tarafından sayfa sayfa elden geçiriliyor; bu çalışmanın sonucu olarak 16.000 sayfa mevzuat yürürlükten kaldırıldı, 31.000 sayfada da iyileştirmeler yapılıyor.

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/us.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Reformcuların Dergisi - Amerika Birleşik Devletleri
  - Performansla Bütünleşmiş Bütçe - Amerika Birleşik Devletleri
  - Elektronik Satın Alma ve Ödeme - Amerika Birleşik Devletleri
  - Dengeli Performans Ölçümü - Amerika Birleşik Devletleri
  - Yurttaş Değerlendiriyor - Amerika Birleşik Devletleri

AVUSTRALYA
Avustralya'da reform hareketi 1980'li yılların başında ortaya çıktı. O anda ülke ciddi bir ekonomik sıkıntının içindeydi. Böyle olmakla birlikte, reform hareketini güden endişelerin başında ekonomik gidişi tersine çevirmek, kamu borçlarını azaltmak, devleti küçültmek gibi düşünceler yoktu. Tersine devleti güçlendirmek ve daha iyi işler hale getirmek gibi hedefler güdülüyordu. Amaç mevcut kamu kaynaklarını daha etken kullanmak ve bunu yaparken de etkinlik alanları arasında kaydırmalar yapmaktı. Kaynakları sınırlayıp kesmek ve kamu çalışanlarını daha üretken kılacak -daha az kaynakla daha çok iş- mekanizmaları kurmak değildi. 1984'te yürütülen bir araştırma gösterdi ki, kamu yöneticileri esneklikten, risk almaktan ve gerçek bir yönetici gibi karar verebilmekten yoksun olarak çalıştıklarına, (personel yönetimini, bütçe kullanımını ve iş yapış tarzını etkileyen) katı kurallar altında ezildiklerine inanıyorlar.

Bu saptama önemli bir reform stratejisinin tanımlanmasına götürdü. Mademki yöneticilere gerçekten yönetme ortamı verilmiyordu, o halde bu olanaklar onlara sağlanırsa yönetim düzelirdi. Bu dönemlerde bütçe ya da mali yönetim konuları pek de gündeme gelmemişti. Çünkü, Avusturalya inanıyordu ki, sorun insan kaynaklarının yönetimindedir. Bu nedenle de, ilk reform eylemleri personelle ilgili olarak belirmiştir. Nitekim, 1992'de bile, bu görüş hayli ağırlıklı olarak devam ediyordu. O yıl 10.000 kamu çalışanını kapsayan bir anket onların yaptıkları işe olan tavırlarını ve neler düşündüklerini inceledi. Bunun da gösterdiği gibi, paranın nasıl harcandığı ya da bütçenin nasıl işlediği gibi konular reform stratejisinde ikinci planda kalıyorlardı. Örneğin, birimlerin bütçeleri eskiden 21 kalem halinde tanımlanıyordu ve bir fasıldan ötekine aktarma yapmak aşırı bir bürokrasiyi gerektiriyordu. Bütçe sistemi bütünüyle girdiler üzerine kurulmuştu, ve harcamanın ne ürettiği değil de nasıl (usulüne göre mi?) yapıldığı daha önemli görülmekteydi. Personelle ilgili her karar da personel politikasını ve uygulamalarını yürüten merkezi Kamu Hizmeti Heyeti tarafından alınıyordu.

Daha sonraları gündeme gelen ve birbirini tamamlayan iki reform paketi bu çerçevede değişiklikler yaptı. Bunlardan biri, mali yönetimi iyileştirme amacını taşıyordu ve "Bırakın yöneticileri, yönetsinler!" sloganıyla ortaya çıktı. Girişimciliği, gerçekten yönetmeyi frenleyen denetimleri ve kuralları ortadan kaldırmaya başladı. Öteki ise karar mekanizmalarını çağcıllaştırıyor ve bakanların etken karar almalarına kapı açıyordu. İkisi bir arada performans kavramıyla sonuç üretmeye yönelmeyi gündeme getirdiler; hesap sorma mekanizmalarını güçlendirdiler. Biri yetkileri aşağı kademelere kaydırırken, öteki politika analizi ve strateji oluşturma yeteneğini geliştirdi.

Bu değişimlerin yanında personel sistemine ve çalışma koşullarına da müdahaleler oldu. Bunların dayandığı bazı ilkeler şöyle sıralanabilir:

Kamu kesimindeki çalışma koşulları olabildiğince özel kesimdekilere benzemeli.

Birimlerin yöneticilerine parasal kaynaklarla insan kaynaklarını yönetmekte olabildiğince yetki verilmeli, ancak sağlam hesap verme mekanizmaları kurulmalı.

Kamu kesiminin bütün insan kaynakları için geçerli olacak tek, standart ve her yerde aynen uygulanacak kurallardan vaz geçilmeli. Personelin yönetiminde daha esnek bir yol izlenmeli.

Kamu kesimine özgü değer yargıları sistemi titizlikle korunmalı.

Kamu kesiminde çalışanların uymaları gereken davranışları tanımlayan bir belge hazırlanmalı ve bunun uygulanmasında asla taviz verilmemeli.

Tahakkuka dayalı ve çıktılarla sonuçlara yönelik kaynak yönetimi uygulamasına hızla geçilmeli.

Avusturya hükumeti son yıllarda kaliteli hizmet konusunda da duyarlılık göstermeye başladı. Bu anlayışın sonucu olarak birimler birer "Hizmet Şartı" hazırlayıp yayımlamaya başladılar. Bunların hazırlanışı sırasında yurttaşın bilgisine, tepkisine ve görüşüne de başvuruluyor. Belgeler birimin (belli bir hizmet ne kadar zamanda ve hangi koşullarda yapılacak gibi) taahhütlerini belirtiyor. Ayrıca yurttaşın bu standartlar sağlanmadığı zaman nereye ve ne biçimde şikayet edebileceğini de ifade ediyor. Kuruluşlar her yıl performanslarıyla ilgili bir rapor yayımlayıp kamuoyuna sunmak zorundalar. Bu konularda daha ayrıntılı bilgi aşağıdaki internet adresinde bulunabilir.

http://www.dist.gov.au/consumer/charters/php/index.php

Son yılların en ilginç girişimlerinden biri de 1997'de kurulan yeni bir birim. Bu yeni girişim (Türkçe'de Merkez Bağlantı diyebileceğimiz) "Centrelink" adıyla anılıyor. Centrelink yurttaşlar ile onların gereksinim duydukları ve hakkettikleri hizmetler arasında bir tek noktadan bağlantı kuruyor. Başka bir deyişle, eskiden sayısız birim tarafından sunulan çeşitli hizmetlerin hemen hemen tamamını bir çatının altında yurttaşa sunuyor. Bu hizmetler Eğitim, Gençlik, Aile, Sağlık, İstihdam, Tarım, Orman, Ulaştırma, İletişim ve benzeri bakanlıkların işlevlerini içeriyor. Böylece bakanlıkların her biri ayrı ayrı bürolar açmaktan kurtuluyorlar ve Centrelink'le yaptıkları anlaşma gereği görevlerini oraya yıkıyorlar. Centrelink de onların adına yurttaşı bilgilendiriyor, ödeme yapıyor, belge kabulü edip belge veriyor. Ayrıca bütün bunları da son derecede profesyonelce ve yurttaşa dönük, kaliteli bir hizmet anlayışıyla yapıyor. Doğrudan doğruya Sosyal Güvenlik Bakanı'nın kendine bağlı olan bu kuruluş bağımsız bir birim.

Centrelink girişiminin gerçek boyutunu sergilemek için bazı rakamlar verilebilir: Bütün ülkeye yayılmış 1.000 bürosu var. Bunlarda 22.000 kişi çalışıyor ve 6 milyon kişiye hizmet sunuyor. Yılda 84 milyon mektup yollanıyor, 22 milyon telefon konuşması yapılıyor, bürolara 100 milyon kişi geliyor ve 159 milyon ödeme yapılıyor. Yapılan değerlendirme bu girişimin kamuya büyük tasarruf sağladığını gösteriyor. Bu kurum hakkında ayrıntılı bilgi aşağıdaki internet sitesinde bulunabilir:

http://www.centrelink.gov.au

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/australia.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Reformu Duyurma ve Pazarlama - Avusturya
  - Milli Emlak Yönetimi - Avustralya
  - Kamu Hizmetini Yeniden Tanımlama - Avustralya
  - Liderlik Yeteneğini Geliştirmek - Avustralya

DANİMARKA
Danimarka'da reform hareketi "Çağcıllaşma Programı" adı altında 1983'de başladı. Bu program uzun yıllar reform girişimlerine ışık tuttu. Ancak 1995'de yeniden tanımlanması gerekti. Yeni politikanın ana öğeleri şunlar:

Kullanıcıya odaklanma. Örneğin, okullar, çocuk yuvaları, hastaneler gibi hizmet sunan bazı kurumların karşısında onların kullanıcılarını güçlendirme.

Kamu kesiminin önemli bir kaynağı olan kamu çalışanlarına odaklanma.

Bütçe reformuna ve onun getirdiği yetki kaydırmasına devam.

Politika geliştirmede kamu dışı kontratlara yönelme.

Kamu etkinliklerinin yürütülmesinde yaygın olarak limited şirket modelini kullanma.

Kamu kesiminde öğrenmeyi ve denemeyi cesaretlendirecek bir ortam yaratma.

Performans yönetimiyle ilişkili değişik araçları kullanarak verimliliği ve hizmet kalitesini arttırma.

Kamu kesimi, bir yandan Avrupa Birliği'nin getirdikleriyle, diğer yandan da hızla uluslararası bir nitelik kazanan ekonominin baskısıyla giderek daha fazla ticari bir nitelik kazanmıştı. Bu da kamunun kendi dışıyla daha fazla iş ilişkisine girmesini, yani kamu ihalelerini sayıca hızla arttırdı. Değişimin diğer bir etkeni de, yurttaşın giderek daha fazla kamu kesiminin etkinliklerine katılması oldu.

Danimarka deneyiminin önemli sonuçlarından biri, başarıya ulaşabilmenin anahtarının kurumların her kademesinde çalışanların yüreğini ve kafasını kazanmak, onların kendilerini bu düşünceye adamalarını sağlamak gerektiği. Bu da aşağı kademelere yetki kaydırarak çalışanları sorumlu kılmakla oluyor. Ancak, yapılanların çok yakından izlenmesi, performansın değerlendirilmesi ve insanlarda hesap vermeye hazır olma düşüncesinin yaratılması gerekiyor.

Danimarka'da kamu sistemi hayli gelişmiş yerinden yönetim düzenine dayanıyor. Belediyeler ve (seçilmiş ilçe yönetimleri diye adlandırabileceğimiz) "county" idareleri sosyal hizmetlerin neredeyse tamamını yüklenmiş durumda. Bunların yerel vergileri tanımlamada ve harcamalarını yapmada özerklikleri var. Bu olgu reformun stratejisini biçimlendiriyor. Danimarka'da merkezi devletle yerel yönetimler arasında sağlıklı bir diyalog olması gerekiyor. Karşılıklı görüşmelerden, ortak nokta bulmalardan, baskı gruplarını harekete geçirmelerden, kampanyalardan ve değerlendirme çabalarından oluşan bir çerçeve.

Gittikçe yaygınlaşan bir eğilim de performans kıyaslamaları. Kamu kuruluşları elde ettikleri performansın sonuçlarını birbirileriyle kıyaslıyorlar. (Örneğin, polis örgütleri, okullar ve hastaneler.) Bunun yanında da uluslararası kıyaslamalara önem veriliyor. Bu, sektör bazında yapılıyor. Kıyaslama sisteminin kamu hizmetinin düzeyini genelde arttırıcı ve iyileştirici bir rol oynadığı dikkati çekiyor.

Kamu kesiminde ücret ödemeleri sendikalarla yapılan toplu sözleşmelere bağlı. Bu yıl sendikaların da kabul ettiği yeni bir düzende karar kılındı. Bundan böyle her çalışan (eski sistemde olduğu gibi) idarede bulunduğu yıl sayısına ve benzeri ölçütlere ilişkili genel bir barem içinde temel ücretini almakla birlikte, kişisel niteliklerine, görevine ve gerçekleştirdiği performansa bağlı olarak ek ödemeler de alacak. Bu, idareye gerektiği zaman piyasa koşullarında ödeme yapıp uzman kişileri çalıştırma olanağını tanıyacak.

Danimarka da, diğer birçok ülke gibi, üst düzey yöneticilerine özen gösteriyor. Onların arasında güçlü bir diyalog olabilmesi, onların ortak sorunlarını deşebilmeleri ve iş deneyimlerini paylaşabilmeleri için 150 kadar üst düzey yöneticisini içine alan bir özel buluşma forumu oluşturuldu.

Danimarka 1997'den beri, kamu kesiminde kalite ödülleri dağıtmaya başladı.

1990'ların en başarılı uygulamalarından biri "performans anlaşmaları". Başka bir deyişle, birimler bağlı oldukları bakanlıkla bir anlaşma imzalıyorlar. Bunda hedeflenen sonuçlar, sonuçların performansının hangi ölçütlerle ölçülüp nasıl değerlendirileceği, tahsis edilecek kaynaklar ve benzerleri tanımlanıyor. Bu kurumsal anlaşmaların yanında bakanlıklar, giderek, kuruluşların en tepesindeki yöneticilerle de kişisel kontrat yapmaya yöneldiler.

Maliye Bakanlığı 6 ayda bir bütün ülkeyi kapsayacak anlamda kamuoyu araştırmaları yaptırıyor. Bunlarla yurttaşların kamu hizmetlerinden ne kadar hoşnut oldukları, nelerden yakındıkları, nelere tepki duydukları saptanıyor. Böylece elde edilen bilgi reform hareketini yönlendirmede yararlı oluyor.

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/denmark.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Yeni Yasaları Duyurmak - Danimarka
  - Deneyimleri Bölüşme ve Birlikte Öğrenme - Danimarka
  - Kamu Yönetiminde Performans Kıyaslaması - Danimarka

FİNLANDİYA
Finlandiya'da 1980'lerde ortaya çıkan ve daha sonra Avrupa Birliği ile bütünleşme çabası dolayısıyla hızlanan reform hareketinin ana başlıklarıyla şöyle tanımlanabilir:

Devlet-yurttaş ilişkisi
Devletin yurttaşla olan ilişkisi ciddi bir sorun olarak uzun zamandan beri gündeme gelmiş durumda. Önceleri yurttaşa dönük idare yaratma biçiminde oluşan girişimler yakın zamanlarda yeni bir boyut kazandı. Yurttaşların artan bir oranda seçimlerde oy kullanmadıkları gözleniyor. Kamuoyu yoklamaları da yurttaşların kamu kurumlarıyla politik partilere olan güvenlerini ve saygılarını yitirmekte olduğunu gösteriyor. Sorumlular, bu gelişmeye karşı alınabilecek önlemler arasında bilgi teknolojisinin nasıl yararlı olabileceğini araştırıyor, yurttaşın merkezi idarenin politika oluşturma sürecine nasıl katılabileceğini inceliyorlar. Ayrıca, elektronik yolla idari karar ve işlemlerin yurttaşın bilgisine nasıl sunulabileceğini de. Bu konudaki çalışmanın sonunda bir internet sitesi yaratıldı.

www.opas.fi

Öte yandan yurttaşın yerel tercih ve kararlara belediyeler düzeyinde katılmasını sağlamak amacıyla başka bir araştırma da yürütülüyor.

Çok hizmetli merkezler
Bu ad altında tanınan merkezler değişik hizmetlerin bir yerde verilmesi ilkesine dayanan "tek masa" uygulamalarına benziyor. Birkaç birimin birden sorumluluğunda olan hizmetlerin sunulması bir çatı altında birleştiriliyor. Bu mekanın yürütülmesi görevini ya birimlerden biri yükleniyor, ya da ilgili birimler ortak çalışmaya başlıyorlar. Şu anda 150 kadar merkez mevcut.

Kalite endişesi
Hizmetin kalitesini yükseltmek 1990'dan beri önemli bir öncelik. Bu politikanın ürünü olarak değişik uygulamalar gerçekleşti. Bunların arasında, 1994'te uygulanmaya başlanan ve hem özel kesime, hem de kamu kesimine açık Kalite Ödülleri Sistemi sayılabilir. Öte yandan, 1998'de Yerel ve Bölgesel Yönetimler Birliği değişik idari birim temsilcilerinin, iş dünyasından kimselerin, üniversite mensuplarının, sivil toplum kuruluşlarının ve uzmanların katıldığı bir çalışmanın sonunda Kamu Hizmetinde Kalite Stratejisi adlı bir belge yayımladı. Bu belge kalite düzeyini arttırma yönünde öneriler ileri sürerken hizmetin kalitesini ölçme ve değerlendirme yöntemlerini tanımlıyor. Belgenin somut önerilerinden biri de birimlerin tutturmayı taahhüt edecekleri hizmet düzeyini "Hizmet Şartları" olarak yayımlayarak yurttaşa duyurmak.

İnsan kaynakları
İnsan kaynakları alanında iki sorunla karşılaşılmış durumda. Bunlardan biri, önümüzdeki yıllarda yaş haddinden dolayı emekli olacak çok sayıdaki görevlinin yerlerinin nasıl doldurulacağı. (Unutulmamalı ki, hemen her batı ülkesinde olduğu gibi Finlandiya'da da nüfus hızla yaşlanıyor ve genç nüfus göreceli olarak azalıyor.) İkinci sorun (ki birinciyle ilişkisi kurulabilir) kamu kesimi yetenekli kimseleri kendi içinde tutma ya da iyi yetişmiş gençleri kendine çekme hususunda özel kesimle nasıl rekabet edecek? Bu iki soru, önlem almak amacıyla, özel projelerin geliştirilmesine neden oldu. Bazıları üst düzey yöneticiliğine ve liderlik niteliklerinin geliştirilmesine dönük. Bu arada Avrupa Birliği'nin gereği olarak gelen 6 aylık dönem başkanlığı da kamu personel sistemi üzerinde önemli bir baskı yaratıyor. Örneğin görevlilerin yabancı dillere tam hakimiyetini gündeme getiriyor.

Değerlendirme
Finlandiya, değerlendirme kavramına uzun yıllardan beri çok önem vermekte. Yürütülen reform girişimlerinin ne ürettiklerini ve ne kadar başarılı olduklarını zaman zaman gözden geçirmenin öğretici değeri olduğuna inanılıyor. Değerlendirme kültürünün yaygınlaştırılması başlatılacak yeni reform girişimlerinin etkenliğini arttıracaktır, deniliyor. Son yıllarda Maliye Bakanlığı'nın başlattığı bir çalışma kamu iktisadi kuruluşlarının ve bölge idarelerinin çalışmalarını irdeledi. Yurttaşların kamu hizmetleri hakkında düşünce ve yargılarına eğildi. Reformların mali sonuçlarını inceledi. Sonuçlara yönelik yönetim kavramını irdeledi. Yürütülmekte olan değerlendirme sistemlerini değerlendirdi ve değerlendirme yöntemlerini eleştirel bir gözle elden geçirdi. Daha sonra da, kamu hizmetlerinin (kalite kavramını da içerecek anlamda) performansının nasıl yapılması gerektiğini saptayacak, yöntemler ve standartlar önerecek bir çalışmaya girildi. Bundan, benzeri hizmetler arasında (performans değerlerine dayalı) kıyaslama yapma olanağı yaratılmak isteniyor.

Maliye Bakanlığı daha sonra bir değerlendirme projesi başlattı. Yabancı uzmanların da katıldıkları bu araştırmada Finlandiya''ın yürüttüğü reform çalışmalarını yabancı ülkelerin deneyimleriyle kıyaslayıp irdeleniyor. Böylece Finlandiya'nın çağcıllaşma yolunda başka ülkelere göre ne kadar ilerlediği, hangi alanlarda zaafları olduğu ve hangi konularda olumlu sonuçlar elde ettiği anlaşılmaya çalışılıyor.

Mevzuat reformu
Tutarlı mevzuat reformu çalışmaları 1996'da başladı. Uygulamaya başlanan programın önemli bir boyutu yasa taslaklarının daha kaliteli olarak hazırlanmasını sağlayacak çaba. Bu amaçla özel eğitim etkinlikleri düzenlendi ve ayrıca mevzuat etki analizlerinin yapılış biçimi bazı esaslara bağlandı.

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/finland.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Yönetici Yeteneğini Keşfedip Geliştirmek - Finlandiya
  - Dengeli Not Defteri - Finlandiya
  - Kaliteyi Ödüllendirmek - Finlandiya

FRANSA
Fransa'da kamu kesimini çağcıllaştırma çabaları yoğun bir biçimde 1984'te başladı. Daha sonraları (1989'da, 1990'da, 1992'de ve 1995'te) değişik hükumetlerin (solda ya da sağda olan yönetimlerin) yayımladığı çeşitli belgeler ve yönergelerle bu çaba yön değiştirmeden devam etti. Her seferinde de gelip giden hükumetlerin kararlı görünmesine karşın, girişimler yavaş ilerledi; beklenen sonuçlar her zaman istenen ölçüde elde edilemedi. Başka bir deyişle, uygulama zorlukları dikkati çekti.

Bu girişimlerin gerçek başlangıç noktası, Fransa'nın, 1981 başkanlık seçiminden sonra Mitterrand yönetimiyle birlikte "yuttaş"ı fark etmesi. (O güne kadar idare kendi içine dönük, kapalı, neredeyse otoriter ve yurttaşı yalnızca "idare edilen kütle""diye gören bir anlayışın içinde idi.) Devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandıran bu bakış açısı (ki Fransa bürokrasiyi hafifletme ve onu yurttaşa dönük kılma yolunda önemli adımlar attı) hizmetin etkenliğini (başka bir deyişle, daha iyi sonuç üretme endişesini) gündeme getirdi. Fransa'nın devlet yapısı sorgulanmaya başlandı.

Bilindiği gibi, Fransa 200 yıldan beri aşırı merkeziyetçi bir sistemle yönetilmekteydi. Paris dışında yaygın ve büyük bir idari mekanizma olduğu halde bütün kararlar Paris'te, bakanlıklarda verilmekteydi. Taşradaki birimler için de geçerli olan çalışma ve iş yapma kuralları hep merkezce belirleniyordu ve bölgelerin kendine özgü özellikleri göz önüne alınmadan standart bir kapsamda uygulanıyordu. Bu nedenle de, birimlerin birincil (hatta neredeyse tek) hedefi kurallara ve merkezden verilen direktiflere uyarak çalışmak oluyordu. Hesap verme mekanizmaları da merkezin beklentilerini tatmin edecek biçimde oluşturulmuştu. Mali kontrol sisteminde de aynı mantık egemendi. Amaç, merkezin herşeyi denetimi altında tutabilmesi olduğu için taşra birimlerine çok az yetki verilmişti. Bu nedenle de, aşırı ayrıntılı bir bütçe düzeni gelişmişti. Harcamaların yasallığı ve usule uygunluğu merkezden (hem de harcamadan önce) denetleniyordu. Çoğu kez harcama onayı buradan geliyordu. Bütçeler sayısız kalemden oluşuyordu. Fasıllar arası kaydırmalar hayli zordu.

Dönüm noktası 1980'lerdeki yerinden yönetim politikasıyla belirdi. Yetkilerin ve yönetim gücünün merkezden (Paris'ten ve merkezi yönetimden) dışa, ötelere (Paris dışına ve yerel idarelere) kaymasıyla. Yerinden yönetim sloganı altında bakanlıkların taşra kuruluşları, seçimle işbaşına gelen bölge idareleri ve belediyeler daha fazla kaynak ve yetki sahibi oldular. Bu beraberinde, Paris dışındaki birimlere (özellikle hizmet sunan birimlere) esnek davranma olanağını getirdi: yerel koşullara ve beklentilere daha uygun davranabilme, görevlileri çalışma koşulları bakımından daha fazla tatmin edebilme, ve benzerleri. Sonuçta kamu işlerinin ve hizmetinin yürütülmesinde bir farklılık belirmeye başladı. Bunun belirgin öğeleri şöyle özetlenebilir:

Dikkati, katı kuralları uygulamakla yetinmekten performans hedeflerine, sonuç üretme endişesine ve kalite arayışına kaydırma.

Hiyerarşinin en tepelerinden inen kararlara karşın, alt düzeylerin karar sürecine alınması ve tartışmaya açık bir ortamda uzlaşmanın sağlanması.

Emir verme tavrından, işbirliği anlayışına ve katılım psikolojisine kayış.

Usulleri körü körüne yerine getirmekten yeni yöntemler aramaya ve deneme yapmaya yöneliş.

Bu yetki ve kaynak kayması çok da radikal olmamakla birlikte bakanlıkların merkezi kuruluşları üzerinde baskı yaratmaya başladı. Değişimden en çok etkilenen bakanlık da Bayındırlık Bakanlığı oldu. Eskiden bütün yatırım kararlarını kendi alır ve uygulamalara gene kendince (kendine uygun zamanda, kendi önceliklerinin çizgisinde, kendinin oluşturduğu ekiplerce) başlardı. Yeni durum, bakanlığın bu konumunu allak bullak etti; çünkü artık yerel yönetimler öncelikleri bildikleri gibi saptıyor ve harcamaları kendileri yapıyorlardı. Bakanlığın ekiplerini de isterlerse kullanıyor, istemezlerse kullanmıyorlardı. Bu gelişme bakanlığın genel tavrının değişmesine neden oldu. Bununla da kalmadı. Bakanlık kendi iç işleyişini, yönetim tarzını ve örgütlenmesini ciddi olarak gözden geçirme durumunda kaldı. Bu nedenle de 1980'li yıllarda Bayındırlık Bakanlığı ilginç reform çalışmalarının başlatıldığı ve olumlu sonuçların alındığı, bu yüzden de çağcıllaşma çabasının başında gelen bir bakanlık oldu.

1989'da zamanın Başbakanı olan Rocard'ın bir genelgesi bu değişimin genelleşmesine ve yaygınlaşmasına fırsat verdi, resmiyet kazandırdı. Rocard bu genelgesinde "Sağlam hesap verme mekanizmaları kurulmadan özerklik olamaz. Derinlemesine değerlendirme yapılmazsa hesap verme mekanizmaları çalışmaz. İdari eylemden elde edilen sonuçlar tartışılma konusu olmazsa değerlendirme bir işe yaramaz." Bu ifade yeni reform stratejisinin üç ana öğesini belirliyordu: hesap verme mekanizmaları, değerlendirme ve sonuçların tartışma konusu olması. Bu çerçeve içinde gündeme Sorumluluk Merkezleri kavramı geldi.

Sorumluluk Merkezleri Paris'teki bakanlıkların taşra örgütlerinde oluşuyor. Bunlar merkezle bir "kontrat" imzalıyorlar. Bu anlaşmalar birimlerin verecekleri hizmetin hedeflerini, performans ölçütlerini ve diğer koşulları belirliyor. Bunun yanında onlara bir tür yönetsel özerklik tanınıyor. Merkezlere esneklikler taşıyan bütçe tahsis ediliyor. Bunların çalışmaları ürettikleri sonuçlar açısından gözetim altında tutuluyor. Aşağı yukarı 5 yıldan beri yaygın olarak devreye girmiş olan bu uygulamanın başarılı olduğu görülüyor.

Ağırlığı her zaman çok fazla hissedilmiş olan ve bu niteliği 200 yıldan beri (hatta güçlenerek) sürüp giden Fransız bürokrasisinde geçtiğimiz 15 yıl içinde (yurttaş tarafından açık biçimde fark edilip yaşanan) önemli hafiflemeler oldu. İdari kültürde radikal bir değişim yaşanmaya başlandı. Dikkatler ve öncelikler yalnızca kuruluşların içine ve onların patronu durumundaki güçlere (politikacıya ya da üst düzey yöneticilerine) dönük olmaktan kurtulup, yavaş yavaş yurttaşa kaymaya başladı. Yurttaşların idari işlemler konusunda bilgilendirilmesinde, onların idareyle olan ilişkilerinin kolaylaştırılmasında önemli adımlar atıldı.

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/france.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Reform Hareketini Yönlendirmek - Fransa
  - Reform Ağları Kurmak - Fransa
  - Yurttaşa Formlarla Ulaşmak - Fransa
  - Memurun Kim Olduğunu Bilmek - Fransa
  - Yurttaşı Bilgilendirip Yönlendirmek - Fransa
  - Yenilikçi Girişimler Bilgi Bankası - Fransa
  -
Sağlık Şuraları - Fransa
  - Basit ve Sade Bir Dil - Fransa
  - Sorumluluk Merkezleri - Fransa
  - Kaliteye Yönelen İdare - Fransa
  - Ulusal Değerlendirme Konseyi - Fransa

İNGİLTERE
Margaret Thatcher 1979'da iktidara geldi. Aşırı liberal görüşler taşıyan başbakan bu politikanın ışığında kamu yönetimini bir temel sorun olarak ele almaya karar verdi ve bu yaklaşımı ısrarla sürdürdü. İngiltere'nin 1980'lerde yaptığı radikal değişikliklerin ve bu girişimlerin (stratejisi değişmiş olsa bile) bugüne kadar sürüp giden bir reform hareketine dönüşmesinin temelinde Thatcher'in ısrarlı takipçiliğinin yattığı söylenir. Hatta Bakanlar Kurulu toplantılarında bakanlara reform girişimlerinin ayrıntıları hakkında hesap sorduğu ve bakanlara zor anlar yaşattığı anlatılır. Bu olguda reform stratejisi bakımından önemli bir ders olduğu da eklenir. Buna göre, bir değişim eyleminin başarısı en tepedeki kişinin ona ısrarlı olarak sahip çıkmasına ve bu sahiplik duygusunu kamuoyu dahil herkese açıkça hissetirilmesine bağlıdır. Nitekim, başka ülkelerin deneyimlerinde de bu özellik dikkati çekiyor. Hatta, bu anlayışın yerleşmesinde İngiliz deneyiminin önemli payı olmuştur, denilebilir.

O dönemde devreye alınan ilk eylem (hızlı özelliştirmeleri bir kenarda bırakırsak) "verimlilik incelemeleri" oldu. Bu görevi yürütmek amacıyla özel olarak oluşturulan inceleme ekipleri birimlere teker teker gittiler ve işleyişi gözden geçirdiler. Her birimin kendi çerçevesinde çalışma yöntemlerinde değişiklikler yaparak önemli görünen tasarruflar sağladılar. Bu yıllar boyu devam etti ve 17 yıl içinde 350 inceleme yapıldı. Ancak bu etkinlik, verimlilik kavramı ve çalışma usulleriyle sınırlı kaldı, köklü bir değişim getirmedi ve üretilen hizmetin sonucunu sorgulamadı. Bu eksikliği gidermek üzere "Mali Yönetim Girişimi" başlatıldı. Bu program performans düşüncesini ileri sürdü ve performans kavramını gündeme getirdi. Birimlerin yöneticilerini genel standartlar vazetmeden performans ölçmeye, kaynakları en iyi kullanma yöntemleri bulmaya davet etti. Ancak bu programın fazla bir şey üretemediği de görüldü.

Bu kapsam içinde 1988'e varıldı. O yıl reform çalışmalarını yürüten birim "Devlette Yönetimi İyileştirmek: Bir Sonraki Adımlar" adlı bir rapor yayımladı. Rapor o güne kadar yürütülen politikanın yetersiz olduğunu vurguladı ve yöneticilerin gerçekte yöneticilik yapamadıklarını, onlara bu olanağın tanınmadığını belirtti. Bu durumun nedeni de basitti: yöneticilerin kaynaklarını bir yönetici gibi kullanmalarına izin verilmiyordu. Hiçbir esneklik tanınmıyordu. Personel konusunda da katı kurallar vardı, ve bunların yerel koşullar ve yapılacak işin gereği düşünülmeden mekanik olarak uygulanması gerekiyordu. Program köklü ve radikal olma iddiası taşıyan öneriler sunmuştu; ancak bunlar çekingen ve hesaplı adımlarla devreye alındı.

Bu program "Bir Sonraki Adımlar" diye tanınıyor. Temelinde Türkçe'de "Uygulamacı Ajanslar" diyebileceğimiz birimlerin kurulması tercihi var. Buna göre bakanlıkların politika oluşturma ve yönlendirme işlevleriyle uygulamacı işlevleri birbirinden ayrılıyor. Bakanlıklar kuzey ülkelerinde uzun yıllardan beri olduğu gibi ufak bir boyuta indiriliyorlar. Ama hizmet sunan bütün birimler bağımsız ajanslara dönüştürülüyorlar.

Bu sistem pratikte şöyle işliyor. Önce "uygulamacı ajans" olmaya aday birimin işlevi gözden geçiriliyor ve sırasıyla şu sorulara yanıt aranıyor. Bu hizmetin sunulmasına gerek var mı? Varsa, bu hizmeti devletin yapması gerekli mi? Gerekliyse, devletin kesin denetimi ve yönetimi altında taşaron gibi çalıştırılacak bir özel firmaya yaptırılabilir mi? Yaptırılamazsa yetkili ve bağımsız kılınmış bir devlet birimi (uygulamacı ajans) bu işlevi yürütebilir mi? Uygulamacı ajansların büyüklükleri hayki değişik olabiliyor. Örneğin, en büyüğü 65.000 kişi çalıştırıyor. En küçüğü ise 30 kişilik.

Uygulamacı ajanslar bağlı oldukları bakanlıklarla bir anlaşma imzalıyorlar. Bunda hem tahsis edilecek kaynaklar bir esasa bağlanıyor, hem de işin tanımı ve hedefleri tanımlanıp performans ölçütleri belirleniyor. Ajansın başına da (hem özel kesimden, hem de kamu kesiminden gelen) adayların sıkı bir biçimde elenmesiyle bir sorumlu yönetici tayin ediliyor. Onunla da, örneğin 3 yıllık kişisel anlaşma yapılıyor. Ajans bundan sonra da, çizilmiş olan genel çerçevenin içinde bağımsız çalışmasına başlıyor. Görüldüğü gibi, bu sistemde yönetim esnekliği sağlanıyor, dikkatler katı kurallardan elde edilecek sonuçlara kaydırılıyor. Bakanlıklar da hedef saptamakla ve bağımsız birimlerin performanslarını bu hedeflerin ışığında izleyip denetlemekle ilgileniyor. Bu sıralarda böylesine bir yapıya kavuşturulan birimlerin sayısı 150'yi geçti. Merkezi yönetimde çalışanların %90'ı uygulamacı ajanslarda çalışıyorlar.

Bu girişimin önemli boyutlarından biri de "Yurttaş Şartı" diyebileceğimiz uygulama oldu. Buna göre birimler, sunacakları hizmeti tanımlayan ve bunları hangi koşullarda hangi ölçütlere uygun olarak sunacaklarını taahhüt eden belgeler yayımladılar.

Bu gelişmelerden sonra başka adımlar da atıldı. Bunların arasında şunlar sıralanabilir: (şimdilerde birçok ülkece başarıyla uygulanmaya başlanan ve ticari işletmelerden esinlenen) "tahakkuk esasına göre muhasebe" sistemi, kamuca verilecek bir hizmetin gerçekleştirilmesinde ilgili kamu birimiyle özel kesim birimlerini yarıştırma, personel sistemini yeniden düzenleme, yerinden yönetimi güçlendirme (özellikle İskoçya ve Galler ülkesi örneklerinde görüldüğü gibi).

Bu ülkenin kamu reformu girişimleri hakkında ayrıntılı bilgi ile önemli internet sitelerine bağlantılar, yayınlar, raporlar ve reform hareketiyle ilişkili kurumlar hakkındaki bilgiler aşağıdaki sitede görülebilir:

www.oecd.org/puma/country/uk.htm

Şimdi incelemekte olduğunuz veri tabanının diğer bölümlerinde aşağıdaki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

  - Modernizasyon Beyaz Kitabı - İngiltere
  - Stratejik Yaklaşımı Güçlendirmek - İngiltere
  - Basit ve Sade Bir Dil - İngiltere
  - Parlamentoda Saydamlık - İngiltere
  - Bilgiye Ulaşma Özgürlüğü - İngiltere
  - Görev Tanımında Esneklik - İngiltere

PORTEKİZ
Portekiz'in kamu yönetimi reformu konusunda yaptıklarına bakmak ve bunların niye böyle ve nasıl yapıldığını anlamak için ülkeyi son yüzyılda biçimlendiren siyasal ortama göz atmak gerekiyor. Portekiz geçen yüzyılın başında dünyanın dört bir yanına yayılmış bir imparatorluktu. Ancak 1910'da son günlerini yaşadı ve cumhuriyet ilan edildi. Çağdaş bir nitelik taşıyan bu rejim 16 yıl sürdü; ama istikrazsız, küçük politik grupların durmadan çekiştiği, bu arada 50 ayrı hükumetin kurulup dağıldığı bir dönem oldu. Sonunda ordu idareye el koydu. Askeri rejimin tek politikası çalkantıyı durdurmak ve düzeni olduğu gibi dondurmak oldu. Ama ekonomi çıkmaza girdi ve ülke iflasın eşiğine geldi. Rejim çareyi güvendikleri bir kimseyi, ekonomi profesörü Dr. Salazar'ı göreve çağırmakta buldu. Salazar başbakan olarak idareyi ele aldı ve 1932'de sivillerden kurulu bir hükumet oluşturdu. "Yeni Devlet" diye adlandırdığı ve toplumu katı bir denetim altında tutan, otokratik, oligarşik, korporatist bir rejim kurdu.

Salazar için Avrupa kötü etkilenmelerin, tehlikeli düşüncelerin ve dejenere bir oluşumun kaynağıydı. Portekiz'in güzel ve güçlü günlerinin imparatorluk çağı olduğu unutulmamalıydı. Ülkenin değer sistemi tarımsal bir yapıdan kaynaklanmıştı. Bunun anlamı Avrupa'ya sırtını çevirmek, bütün dikkati sömürgelere yöneltmek ve tarım ekonomisine öncelik vermekti. Salazar sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyordu. Örneğin, ülkede fabrika açmak için özel izin gerekiyordu; öneriyi götüren kimse denetimden geçiriliyordu ve ancak güvenilir ailelerin üyelerine izin veriliyordu. Rejim fazla bir değişim geçirmeden 40 yıl sürdü ve ortaya köklü bir idari kültür çıktı. Bu kültürde yurttaş "idarenin (kamu kesiminde çalışanların) kulu" idi. Kamu kesiminde çalışanlar da üstlerinin "kul"u.

Böylesine idari yapı ve işleyiş doğal olarak toplum içindeki gerilimleri durmadan arttırdı. Üstelik toplum yavaş yavaş değişiyordu. Örneğin, rejimin nimetlerinden yararlanan sayılı ailelerin ötesinde girişimciler de belirmeye başlamıştı. Küçük burjuvazi de hızlı bir gelişme gözleniyordu. İşiçi kesiminin ve aydınların direnmesi güçleniyordu. Bu kesimler geleceğin Avrupa ile bütünleşmekte olduğunu görmeye başlamışlardı. Bütün bunlara 1960'larda bir de sömürge savaşları eklendi. Sömürgeler teker teker ayaklanmaya başladılar. Portekiz ordusu ve halkı bitmek bilmez savaşlara bulaştı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Nitekim 1974'te "Karanfiller Devrimi" diye bilinen kansız bir ihtilal eski rejimi devirdi. Yeni düzen 5-10 yıl kadar çalkantılar yaşadı ama Portekiz kısa bir süre içinde istikrara kavuştu. Devrimden 10 yıl sonra, 1986'da Portekiz Avrupa Birliği'nin tam üyesi oldu.

Bu iki olgu, toplumun kökleşmiş özlem ve beklentilerine tam yanıt verdi. Bu yüzden de Portekiz'I güçlü bir dinamizm ve inançlı bir değişim rüzgarı sardı. Portekiz çok kısa süre içinde hem AB ile, hem de dünya ekonomisiyle başarıyla bütünleşti. Bir zamanlar "Avrupa'nın arka bahçesi" diye adlandırılıp hor görülen ülke bugün saygın bir konumda.

Yukarıda sözü edilen iki olgu kamu reformunu da biçimlendirdi. Devrim demokratik, saydam, yurttaşa mutlak öncelik tanıyan değerleri getirdi. AB'ye üyelik de Avrupa'yla bütünleşmeyi, sanayileşmenin ve teknolojinin vardığı noktayı gecikmeden yakalamayı sağlama yeteneği olan bir kamu yönetimi hedefini ortaya koydu. Böylece 26 yılda işbaşına gelen bütün hükumetlerin üzerinde aynen anlaştığı bir "kamu yönetimi reformu hareketi" doğdu. Bilinçli, kararlı bir hareket.

Bu hareketin ilke ve hedefleri şöyle özetlenebilir:

Kamu yönetiminin imajını iyileştirmek ve ona yeniden prestij kazandırmak.

Kamu çalışanlarını onurlandırmak ve onların çalışma koşullarını düzeltmek.

Kamu çalışanlarının yetenek ve niteliklerini iyileştirmek ve onların davranışlarını değiştirmek.

İdareyi yurttaşa yöneltmek, onunla yakınlaştırmak, ona sunulan hizmet düzeyini ve kalitesini arttırmak. İdariyi saydam kılmak.

Aşırı merkezleşmiş hiyerarşiyi kırmak ve yetkileri topluma çok daha yakın olan alt kademelere kaydırmak.

İdari işlemleri basitleştirmek ve bürokratik engellerle yükleri azaltmak.

Çağcıllaşmayı hızlandıracak yeni idari yöntemler ve kavramlar geliştirmek, (bilgi teknolojisi gibi) yeni araçlara tam öncelik vermek.